Ocepechelon : Tarihöncesinden gelen dev deniz kaplumbağası

Paleontologlar 67 milyon yıl önce Son Kretase dönemi sığ deniz sularında  yaşamış nesli tükenen yeni bir deniz kaplumbağası türü ve cinsini tanımladılar.

image_1246_1e-Ocepechelon

Ocepechelon bouyai’nin rekonstrüksiyonu

PLoS ONE jurnalında yayımlanan makaleye göre Ocepechelon bouyai adı verilen bu kaplumbağa Dünya üzerinde yaşamış en büyük deniz kaplumbağalarından biri.

Cinsin ismi bir maden ocağı şirketi olan Groupe Office Chérifien des Phosphates’ın kısaltılmışı ile Yunanca chelone (kaplumbağa) kelimesinin birleşiminden oluşturulmuş.

Türün ismi ise alan çalışmasında yardımı dokunan jeoloji mühendisi Baâdi Bouya’nın adını onurlandırmak amacı taşıyor.

Ocepechelon, Fas, Khouribga ilinin Sidi Chennane bölgesinde bulunan neredeyse tamamen korunagelmiş 70 cm’lik bir kafatasından biliniyor.

Çarpıcı anatomisi beslenme biçimininin vakumlamaya adapte olduğunu gösteriyor, bu bilinen kaplumbağalarda daha önce hiç görülmemiş bir durum.

image_1246_2-Ocepechelon

Ocepechelon bouyai’nin kafatası

Yazarlar makalede “Ocepechelon’ın beslenme aracı olarak kullandığı pipet şeklindeki burnu (ağzı?) tetrapodlar arasında onu benzersiz kılıyor” diye bahsediyor.

Ocepechelon, gagalı balinagillerle bazı ilginç benzerlikler paylaşıyor. “Ocepechelon ve çoğu gagalı balina oldukça büyük hayvanlardır bununla birlikte günümüzde varolan gagalı balinaların ve Ocepechelon’ın burnu posterodorsal bir şekilde kalkık. Ayrıca beslenme araçları birbirine oldukça benzemekte, uzun bir çene, küçük ve açık bir ağız.”

“Ocepechelon’ın ağız girişini 6 cm çapındaki bir boru olarak düşünebilirsiniz. Ocepechelon’ın küçük ağız girişi ile kocaman kafatası arasındaki orantısızlık vurgulamaya değer doğrusu.”

Burun çapı, Ocepechelon’ın küçük avlarla beslendiğini gösteriyor ve belki de küçük balıklar, kafadanbacaklılar ve denizanalarıyla da beslenmiş olabilir.

Bilim insanları, “deniz iğnelerinde burun uzunluğu, tersine ağız çapıyla doğru orantılıdır ve bu ava ulaşma sürecini hızlandırdığı için evrimsel bir avantaj olarak görülür. Ocepechelon’da ise uzun rostrum ve küçük yuvarlak ağız büyük ihtimal ile su akıntı hızını artırıyordu.” diye açıklıyorlar.

165 milyon yıllık fosil müzede bulundu

Araştırmacılar, 165 milyon yıllık yunus şeklinde, krokodil sınıfına ait dev bir canlıya ait olduğunu belirttikleri fosil buldu. Ancak fosilin bulunduğu yer bir kazı alanı değil, müze.

Antk bir canlının fosiline ait parça, İskoçya’daki bir müzenin çekmecesinde bulundu. Fosili bulunan antik timsaha, ‘Tyrannoneustes lythrodectikos’ adı verildi. Dev cüsseli bir avcı olduğu belirtilen antik timsah, “suları kana bulayan yüzücü” olarak ifade edildi.

Uzun yıllar çekmecede unutulan fosil hakkında LiveScience sitesine bilgi veren İngiltere’nin Southampton Üniversitesi’nden palentolog Mark Young, “Tyrannoneustes, 165 milyon yıl önce yaşamış olan, yunus benzeri bir canlıydı” dedi.

Young, antik timsanın ‘uzun bir buruna, geniş yüzgeçlere, zırhsız deri ve yine yüzgeç benzeri bir kuyruğa sahip olduğunu’ belirtti. Alt kısmı üst kısmından daha geniş olan kuyruk, bu özelliğiyle modern köpekbalıklarının kuyruğuna benziyordu. Bilim insanları, Tyrannoneustes’in ne kadar büyük olduğu konusunda emin olmasa da, alt çenesinin sağ tarafının en az 67 santimetre uzunluğunda olduğu tahmin ediliyor.

article-2269206-1732FC60000005DC-989_634x352

DEV AVCI
Journal of Systematic Palaeontology dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Tyrannoneustes, alt çenesi ve dişleri sayesinde, kendisinden küçük canlıları kolaylıkla avlayabilen korkutucu bir canlıydı. Tyrannoneustes, ağzıyla yakaladığı avlarını muhtemelen parçalıyor ve küçük parçalara bölerek yiyordu.

Dev timsahın fosilinin bulunduğu bölgenin, 165 milyon yıl önce Avrupa’nın büyük kısmı gibi sığ sular altında olduğu ifade edildi. Young, “Tyrannoneustes’in yaşadığı dönemde, Avrupa büyük karalara sahip bir takımadalar halindeydi. Deniz yüzeyindeki sıcaklık 20-27 derece arasında değişiyordu. Tyrannoneustes’in yaşadığı bölgede, kendisi dışında denizlerde yaşayan birçok canlı türü vardı. Bunların birçoğu efsanevi Loch Ness canavarına benzeyen dinozorlar, balıklar ve mürekkep balıklarıydı.

20’İNCİ YÜZYILIN BAŞINDA KEŞFEDİLDİ
Tyrannoneustes’in de aralarında bulunduğu fosiller, ünlü paleontolog olan ve ‘fosil avcısı’ olarak bilienn Alfred Leeds tarafından 1907 ile 1909 yılları arasında bir kil çukurunda bulundu. Fosiller, Glascow’daki Hunterian Müze ve Sanat Galerisi’nde bir çekmeceye kaldırıl ve unutuldu. Young ve meslektaşları tarafından bulunan fosiller, yaklaşık 100 yıl el dokunmadan bekledi.

Young, Tyrannoneustes’ten günümüze hiçbir timsah türünün ulaşmadığını, antik canlının aslında nesli tükenen ‘metriorhynchidae’ timsah sınıfına girdiğini belirti. Young, “Bu yeni tür metriorhynchidae sınıfının fosil kayıtlarındaki boşlukları tamamlıyor… Bulunan fosil, Jura döneminin ortalarında, ‘metriorhynchid’ timsahların dev cüsseli avcılara dönüştüğünü gösteriyor. Ancak Jura döneminin sonlarında, diğer birçok timsah türü de dev acılar haline geldi. Tyrannoneustes’in ilk olarak evrim geçirmesinin, diğer türleri nasıl etkilediğini bilmek çok zor” dedi.

ntvmsnbc

Tarih öncesi sürüngenlerin de artriti olur

Çenenizde bir eklem iltihabı olduğunu düşünün…çeneniz 2 metre uzunluğunda! Bristol Üniversitesi’nden bilim insanları, 150 milyon yıl önce yaşamış tarih öncesi bir deniz sürüngeninin çenesinde insanlardaki artrite benzer sakat bir durumun izlerini farkettiler. Böylesi bir hastalık Jura dönemine ait sürüngen fosillerinde daha önce hiç tanımlanmamıştı.

Bilim insanları son jura döneminden kalma dev bir Pliosaurus numunesini inceledi.  Numune Westbury, İngiltere’de bulundu ve keşfinden bu yana Bristol Şehir Müzesi ve Sanat Galerisi koleksiyonunda sergileniyor.

8 metre uzunluğundaki pliosaur (pliozor),  suda hızlı bir şekilde avını kovalayabilmek için güçlü paletlerini kullanıyordu, balina benzeri vücudu,  timsah benzeri kafası ve  kısa boynuyla etrafına korku saçan bir canlıydı. Dev çeneleri ve 2o cm’lik dişleriyle diğer çoğu deniz sürüngenini yada dinozoru parçalara ayırabilecek kapasitedeydi ancak numuneye bakılırsa bu birey artrit benzeri bir hastalıktan muzdaripti.

Journal Paleonthology’de yer alan çalışmanın baş yazarı Bristol Üniversitesi’nden Dr Judyth Sassoon, numunenin insanlardaki artrite benzer dejeneratif bir durumda olduğunu farketti. Görünen o ki hastalık, canlının sol çene eklemini aşındırmış ve alt çenesini yana kaydırmıştı. Kanıtlara bakılırsa hayvan çarpık çenesiyle yıllarca yaşamış olmalıydı çünkü hayvanın alt çene kemiğinde beslenirken üst dişlerin oluşturabileceği türden izler vardı. Açıkça, hayvan bu talihsiz durumuna rağmen hâlâ avlanabiliyordu. (Yukarıda Dr Judyth Sassoon ve pliosaur fosilinin alt çene kemiği)

İskeletin yaşlı bir dişiye ait olabileceğine dair izler var buna bağlı olarak yaşlanmasıyla birlikte bu hastalığa yakalandığı düşünülüyor. Pliosaurun devasa boyutu ve erimiş kafatası kemiği onun bir yetişkin olduğuna işaret ediyor. Tereddütle tanımlandı ama muhtemelen dişi çünkü kafatası tepesi oldukça alçak, erkeklerin daha yüksek bir tepesi olduğu varsayılır.

Dr Sassoon: “Tıpkı yaşlanan insanlarda artritik kalça oluşması gibi bu yaşlı hanımefendide de artritik bir çene oluşmuştu ve bu sakatlığıyla bir süre yaşamaya devam etti.” diyor. “Ancak çene üzerindeki iyileşmemiş çatlaklar bir zaman sonra çenenin zayıflayıp sonunda kırıldığını gösteriyor. Kırık bir çeneyle pliosaur artık beslenemezdi ve yaşadığı son kaza onun ölmesine neden olmuştu.”

Pliosaurlar muhtemelen avcı yada pusuya yatan yırtıcılardandı. Balık, kalamar ve diğer deniz sürüngenleriyle besleniyorlardı bununla birlikte bir leş yiyendiler. Besin zincirinin en üst mertebesindeydiler ve doğada yaşlanmış yada sakat bir pliosaurdan avantaj sağlayabilecek daha üstün bir yırtıcıya yer yoktu – başka bir pliosaur hariç tabi.

(Yukarıda bir pliosaur rekonstrüksiyonu)

Çalışmanın yardımcı yazarı Prof Mike Benton: “Buna benzer kusurları timsahlar, ispermeçet balinaları gibi yaşayan canlılarda görebilirsiniz ve bu canlılar beslenebildikleri sürece hayatta kalmayı başarabilirler.” diyor.  Ama bu acı verici olmalıydı. Herman Melville’nin hayal ürünü romanı Moby Dick’i anımsayın oradaki balinanın da sakat bir çenesi olduğunu sanarlardı!”

Westbury’den çıkarılan bu pliosaur, fosil hayvanlardaki hastalıkları inceleyerek (paleopataloji) onların yaşamlarını ve davranışarını nasıl yeniden gözler önüne serebileceğimizi gösterdi dahası artık bir Jura devri katilinin bile yaşlanarak hastalıklara yenik düşebileceğini biliyoruz.

Çok iyi halde korunagelmiş bir mosasaur fosili bulundu

Royall Tyrrell Müzesi’nden bir paleontolog grubu Lethbridge yakınındaki Korite Ocağı’nda 75 milyon yıllık bir mosasaur fosilini çıkarmak için uğraşıyor.

Fosili bulan Korite çalışanları ilk önce bulduklarının sadece bir kuyruktan ibaret olduğunu sandılar ancak kazılar ilerledikçe 60-70 cmlik kafatası, bir yığın dişi ve 6-7 metrelik vücuduyla tüm fosil ortaya çıkmaya başladı.

Tarih öncesi devirlerde Bearpaw Denizi’nde yaşamış bu deniz sürüngeninin fosili Alberta’da şimdiye dek bulunan en eksiksiz mosasaur fosillerinden biri.

Fosilin bulunduğu ocaktan çok sayıda ammolite taşı elde ediliyor bunlar 73-74 milyon yıl önce Alberta’yı kaplayan Bearpaw Denizi’nde yaşamış ammonite fosillerinden meydana geliyor.

2007’de aynı yerde bulunan bir elasmosaur buluntusuyla birlikte bu yeni buluntu bu ay müzede sergilenmeye başladı.

Kolombiya’da dev kaplumbağa fosili bulundu

Bilim insanları, Güney Amerika bulunan bir kaplumbağa fosili üzerinde yaptıkları incelemede, 60 milyon yıl önce yaşamış olan canlının küçük bir otomobille aynı büyüklükte olduğunu tespit etti.

Kolombiya’daki bir kömür madeninde 2005 yılında bulunan kaplumbağa fosiline, “kömür kaplumbağası” anlamına gelen Carbonemys cofrinii adı verildi. Journal of Systematic Paleontology dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, kafatası bir Amerikan futbol topu büyüklüğünde olan (yaklaşık 28 cm uzunluğunda) kaplumbağanın, küçük bir otomobil boyutunda olduğu anlaşıldı.

C. cofrinii fosilinde en eksiksiz kısmın kafatası olduğunu ifade eden bilim insanları, dev kaplumbağanın aynı zamanda çok güçlü bir çeneye sahip olduğunu belirtti. Böylece, kaplumbağa salyangoz gibi küçük canlılardan timsah gibi büyük canlılara kadar birçok hayvanı mideye indirebiliyordu.

Araştırma ekibinde yer alan Kuzey Carolina Üniversitesi’nden Dan Ksepka,” C. Cofrinii sanki bir gölün ortasında karşısına çıkan her şeyi yemeye hazır bir avcı gibi dolaşıyordu… Hayatta kalmasının sebebi de kendisine rakip olabilecek canlıları yiyebilmesiydi” dedi.

Ksepka, LiveScience sitesine verdiği bilgide, kömür kaplumbağasını buldukları bölgede, birçoğu timsahlara ait ısırık izleri taşıyan başka kaplumbağa fosilleri çıkarıldığına da dikkat çekti. Ksepka, “Aynı durum C. Cofrinii için geçerli değil… Timsahlar bu dev için kolay bir avdı” ifadesini kullandı.(Yukarıda ağzında küçük bir crocodylomorph ile tasvir edilen Carbonemys cofrinii’nin bir rekonstrüksiyonu)

DEV KABUKLU CANAVAR
Arkeologlar, kömür kaplumbağasını buldukları bölgede, dev bir kabuk da buldu. C. Cofrinii türüne ait olduğu düşünülen kabuğun iki kenarı arasındaki uzunluk 1 metre 72 santim. Arkeolog Edwin Cadena, “Bölgede birçok kaplumbağa fosili bulduk. Ancak dev kabuk üzerinde yaptığımız dört günlük incelemelerin ardından, kabuğun farklı bir türe ait olduğunu anladık” dedi.

C. Cofrinii, Güney Amerika’da dinozorların yok olmasından beş milyon yıl sonra yaşadı. Arkeologlar, bu dönemde Güney Amerika’daki bazı bölgelerde dev boyutlarda birçok canlı yaşadığını belirtti. Örnek olarak, Güney Amerika’da keşfedilen en büyük yılan, yine 60 milyon yıl önce yaşamış olan, 14 metre uzunluğundaki Titanoboa cerrejonensis’di.

Arkeologlar, kendilerini avlayabilecek canlıların az olması, büyük yaşam alanı ve iklim değişikliğinin, kaplumbağa ve diğer bazı hayvan türlerine nüfuslarını artırmak için kolaylık sağlamış olabileceğini belirtti.

Örneğin, sıcak hava, vücut ısısı çevre şartlarına göre değişen (ektoterm) canlılar için bir avantajdı. Ksepka, “Fosiller, bölgenin tropikal olduğunu gösteriyor… Kömür kaplumbağaları ise yaşamlarının çoğunu gölde geçiriyor ve kıyıya yumurta bırakmak için karaya yaklaşıyorlardı” dedi.

Arkeologlar, C. Cofrinii’nin yanı sıra, kömür kaplumbağasına benzeyen Cerrejonemys wayuunaiki adında başka bir tür daha buldu. Kabuğu çok daha sağlam olan bu kaplumbağanın, kendisini korumak için böyle bir evrim geçirdiği düşünülüyor.

Timsahların büyük, insanların küçük olduğu zamanlar

Bilim insanları, eski çağlarda yaşamış olan dünyanın en büyük timsahına ait fosil üzerinde yaptıkları incelemelerde yeni bulgulara ulaştı. Araştırmacılar, 8.3 metre uzunluğundaki timsahın, insanları tek parça halinde yutabildiğini belirtti.

Crocodylus thorbjarnarsoni olarak bilinen timsah türünün, modern Kenya’daki Turkana Gölü’nde iki ile dört milyon yıl önce yaşadığı düşünülüyor.

Dev timsaha ait ilk fosiller, Turkana Havzası’nda 1960 ve 70’li yıllarda çıkarıldı. O tarihlerden bu yana Nairobi’deki Kenya Ulusal Müzesi’nde yer alan fosiller, timsahın aslında sanılandan farklı bir türe ait olduğunu gösterdi.

Yapılan en son araştırmalar, antik canavarın, boyu altı metreye ulaşabilen Nil timsahına (Crocodylus niloticus) benzediğini gösterdi.  Modern timsahların atalarının da içinde bulunduğu diğer timsah türleri ise 12 metre boya kadar ulaşabiliyordu. 2009 yılında Sahra çölünde bulunan ve SuperCroc olarak adlandırılan 110 milyon yıllık timsah fosilinin, 12 metre boyunda ve sekiz ton ağırlığındaki bir canlının kalıntıları olduğu anlaşılmıştı.

Araştırma ekibinde yer alan Iowa Üniversitesi’nden Christopher Brochu ise üzerinde çalıştıkları Crocodylus thorbjarnarsoni’nin bilinen en modern ve en büyük timsah olduğunu belirtti. Tarihte canlı olarak yakalanan en büyük timsah, 2011 yılında Filipinlerde bulunan, 6,1 metre boyundaki Lolong adlı timsah.

TEK PARÇA HALİNDE YUTUYORDU
Crocodylus thorbjarnarsoni adlı canavar için, insanların atalarını tek parça halinde mideye indirmek oldukça kolaydı. Canavarın döneminde yaşayan eski insanlar, yetişkinliklerinde ortalama 1.2 metre uzunluğundaydı.

Ancak insanlar timsahlara çok kolay yem olmuyordu. Hatta, gölden su almaya gittiklerinde, dev timsaha tuzak da kuruyorlardı. Brochu, “Atalarımızı zor şartlar altındaydı. Su içmezlerse öleceklerdi. Su almak isteseler, yine ölüm riskiyle karşılaşacaklardı” dedi.

Dev timsahın, insanları nasıl yediğine işaret edecek insan fosilleri bugüne kadar bulunamadı. Ancak, Florida Üniversitesi’denden Alex Hastings için bu çok gerekli değil. Hastings, “C. Thorbjarnarsoni bir insanı yakaladığı zaman, onu tüm olarak mideye indiriyordu. Kısaca, geriye fosilleşecek ya da üzerinde diş izleri bulunduran bir kalıntı kalmıyordu” dedi.

Hastings, “Timsahların çok güçlü mideleri var. Kemikleri ezmek için taş parçaları yutuyorlar. Her şey, sindirimin ardından homojen bir bulamaç olarak çıkıyor” bilgisini verdi.

Antik timsah üzerindeki araştırmalar, ilk insanların doğada karşılaştığı zorlukları bir kez daha gözler önüne serdi. Hastings, “Bizler kendimizi her zaman usta avcılar ve yaşadığımız bölgelerin kralı olarak olarak kabul ettik. Ancak bir durum göz önüne alındığında, gıda zincirinin en tepesinde yer almıyoruz” dedi.

“YAŞAYAN FOSİLLER”
Journal of Vertebrate Paleontology dergisinde yayımlanan araştırmada, C. Thorbjarnarsoni fosilinin, aynı zamanda “timsahların canlı fosiller olmadığını ortaya koyduğu” ifade edildi.

Bilim insanları, son yıllarda nesli tükenenler de dahil, çok sayıda timsah türüne ait fosiller buldu. Brochu, “Evrim, her canlı türünde çok karmaşık ve zengin gerçekleşiyor… Ancak timsah fosillerine bakarak geçmişin geri geldiği anlamını taşımıyor” dedi.

Alaska’da nadir bir dinozora ait fosil bulundu

Bilim insanları nadir bulunan bir akuatik sürüngene ait fosil kalıntıları buldu. Şimdiye dek Kuzey Amerika’da bulunmuş türün en bütün  fosil parçaları olması açısından oldukça önemli bir buluntu bu.

Tarih öncesinden kalan parçalar thalattosaur adındaki uzun kuyruklu su sürüngenine ait.Fosil kalıntıları Alaska’nın Tongass Ulusal Parkı’ının sahilinde bir gelgit sırasında bulundu.

Bu canlı sıcak ve sığ sularda erken dinozorlar çağında yaşamını sürdürdü ve yaklaşık 200 milyon yıl önce Triyasik Dönemin sonunda nesli tükendi.

Daha önce bulunan diğer bölük pörçük thalattosaur fosillerine nazaran bu buluntu neredeyse tam bir iskelet ve çok iyi halde korunagelmiş.

Kazıyı gerçekleştiren bilim insanları dünyada bulunmuş bütün halde thalattosaur numunelerinin bir düzineyi geçmediğini söylüyor.”Bunun daha önce görülmemiş değerde bir buluntu olması yüksek bir ihtimal” diyorlar.

Jeolog Jim Baichtal diğer thalattosaur fosillerinin Kolombiya’da, Çin’de, Alplerde, Nevada’da ve Kanada’da bulunduğunu söylüyor.

Bilim insanları fosilin bulunduğu tabakanın eskiden yani yaklaşık 200 ila 220 milyon yıl önce tropikal bölgeye, ekvatora çok yakın olduğunu ekliyor.

Baichtal bölgenin eskiden tıpkı Hawaii’ye benzediğini sıcak, resiflerle çevrili volkanik bir ada olduğunu söylüyor.

Thalattosaurs 30 milyon yıl kadar ortalıktaydı, yaklaşık 3 metre uzunluğunda olan canlının vücudunun yarıdan fazlasını kuyruğu oluşturuyordu.

Pat Druckenmiller,  pedal görevi gören bacaklarıyla birlikte “vücudunun kuyruk dışında kalan kısmı büyük bir kertenkeleyi andırıyordu” diyor.

Druckenmiller’e göre thalattosaurs kıvrık dişlere bununla birlikte deniz kabuklarını kırmasına yarayan bazı düz dişlere sahipti. Alaska’da bulunan  bu fosil yumuşak dokular barındırıyor gibi görünüyor ve bilim insanları bunun canlının gerçek vücut yapısını belirlemede yardımcı olacağını düşünüyor.